10 Mart 2015 Salı

imkanlar denizi

ertesi gün ne yapacağını bilmemek. böyle bir hal var. zamanı saatlere, günlere, haftalara, dönemlere... sürekli sürekli "parça"lara bölmeye alışmış, buna koşullanmış, hatta neredeyse zorla bunu öğrenmiş zihin için ne büyük şaşkınlık!...

kendi tecrübelerim içinde bu hale en çok benzeyen dönem, uzun çocukluk yazları... başı ve sonu arasındaki mesafe yeterince uzun olduğu için ilk günden parmak hesabı yapmadan yaşamı akışına bıraktığımız. ve yine o genişlik nedeniyle, belli başlı olaylar dışında (ülkenin öbür ucundaki köye gitmek, akrabaların bazılarının evimize gelmesi, her gün denize girebileceğimiz anneanne kentine kavuşmak) ne yapacağımızı hiç mi hiç bilmediğimiz.

bu özgürlük ve ferahlık duygusuyla öyle erken vedalaşmak zorunda kalıyoruz ki; o varlığından bile şüphe eder hale geldiğimiz imkanlar denizine düşüverince paniğe kapılıyoruz: "nefes alamıyorum". oysa iyice küçülüp kurumaya yüz tutsalar da yüzgeçlerimiz var. hep vardı. varlığını unuttuğumuz başka organlar,  hiç yok sandığımız tuhaf uzuvlar, konuşmayanları işitebilmek gibi becerilerimiz de var mı? 

belediyenin budadığı ağaçlar... 
baharda kalın, kabuklu, dalsız, budaksız, uzun kütüklerin tepesinde beliren minicik filizler...  
o minicik filizler uzayıp dal olmaya çabalıyor. yapraklar çıkıyor incecik sapların üzerinde. yıllarca sessizce büyümüş, kökleri metrelerce derine inen gövdelere yakışacak kocaman, yeşil, taptaze yapraklar... ağaçlar o sırada ve belki hep, ne olduklarını hatırlıyor. ama ona benzemiyorlar artık.


28 Ocak 2015 Çarşamba

fonda neşeli bir şarkı

Beni 12 yıldır çalıştığım işimden attılar.

"İnsan hayatında kaç kez işten atılır ki?" diyeceğim tam, yaşadığım ülkeyi hatırlayıp susuyorum. Ama yine de bu güzide tecrübenin düşündürdüklerini uzun uzun, açık açık, küflendirmeden anlatasım var. Kimse için değilse de bunları yazmamı talep eden o tek okuyucum için...

Bugünlük şu pencereleri açıp havalandırmaya, bir de şu kasvetli manzaramı değiştirip ortamı biraz ferahlatmaya geldim. Hah, iyi oldu bu mavi...

Mavi!

14 Kasım 2014 Cuma

sefaletinemüptela

başka açıklama bulamadım ben durumumuza. şuurumuz kapalı, yapışkan bir çamurun içinde debeleniyor gibiyiz. gittim geldim de o sezon dışına taşmış, dükkan kapısında sepete düşmüş sahil kentine... bir kere daha idrak ettim döndüğümde döndüğüm yeri. hayretler içindeyim... hayretler içindeyim.

bu konuda oturup uzun bir yazı yazasım vardı.
lakin aynı da dünkü gibi isyan edecek yerlerim ağrıyor.

25 Ekim 2014 Cumartesi

sami'nin dünya inancı


Kelepir'den aldığım kitaplardı onlar. Cumartesi yayınlarının kitaplarını hep oradan toplamışım. Sonra bir yaz günü kaç tane şimdi hatırlamadığım en sevdiklerimi, kütüphaneden çekip çekip üst üste dizmiş, o yaz henüz benim arkadaşım olduğunu sandığım kadına götürüp vermiştim. Hepimizden çok mu mutsuzdu neydi? Benim kitabım mı yok demişti? Sanki evet, kendisi istemişti. Sonra da neler oldu neler! Ona yakın kitap hiç geri gelmedi. Bunca yıl geçti hala hatırladıkça içim cız eder. Aralarında Momo da var, kırmızı kapaklı, içinde illüstrasyonlar olan baskısı. Kara kapaklı, Bir Kara Kedi İçin Blues sonra... Nasıl olmuşsa, 1990 doğumlu Dünyadan Çıkış Yolları kurtulmuş. Hala da duruyor minik cüssesi, ağır kütlesiyle rafta...

Bütün şiirlerini tek kitaba sığdırmışlar meğer Sami Baydar'ın. Gençken bizim herşeyden haberdar olmaya gücümüz mü yetiyordu, yoksa olan şeyler bizim hepsinden haberdar olacağımız kadar mıydı emin olamıyorum. Yok, biz bildiklerimiz kadar sanıyorduk olanı. Bir kitabın, bir filmin, bir şiirin peşine düşerdik. Bir resmin, bir hikayenin, müziğin... Ne zaman nereye gidecek, ne zaman nerede satılacak, kimden istenir, nerede saklanıyor, bulurduk. Bulacağımız yeri bulurduk ya da... Ama epey zamandır, güya zamanında çok hasretle beklediğim bazı kitaplardan haberim bile olmuyor artık. Basıldığını duymamış, kapağını falan görmemişim bile... 17 yaşındayken ah biri çevirse de okusak dediğim bir roman mesela, meğer 3 sene önce basılmış. Ansiklopedilere baktığımız, kaset çoğalttığımız, artizlerin şarkıcıların fotoğraflarını, afişlerini falan ancak kitapçılardan bi de şimdi adına ne deniyor bilemediğim müzikçi dükkanlarından aldığımız... görebildiklerimizin azıcık, azıcık olduğu bir zaman vardı. Bazen gözlerime inanamamak için bir isim yazıyorum aramaya, ne çok, ne canlı suretleri beliriverince ekranda gözlerime inanamıyorum gerçekten.  

Sami'nin suretleri hep az. O zaman ancak 30'una yakınmış, ortalıkta neye benzediğine dair hiç ipucu yoktu. Bir tek kendisinin yaptığı bir deseni var yine kendisine baktığı aklımda. Başka tek bir bilgi, bir tek haber, yok. Bir kitap. Bir isim. Bir de kısacık tanıtım yazısı. Sonrası, yıllar yıllar sonra herşeyi oturduğumuz yerden öğrenmeye başladığımız dönemde belirdi. Yaşı, cismi, yaşadığı ve meğer ah öldüğü kent, resimleri, birkaç söyleşi... Yine de hiç ama hiç tamamlanmayacak bir resim. Ne kadar parça toplarsan topla eksik. Daimi içi dışına çıkmış çorap teki gibi kendini teşhir edenlerin zamanında, kim olduğunu hiç bilmeyeceğimiz bir adam. Yazdıklarını kapısının altından dışarı itiverdiği odasını bence kimseye açmadan. Oradan çıkış yolunu bulana kadar 50 yıl geçirdi dünyada. Hiç tanımadığım arkadaşım, kitabını bugün aldım, çok sevinçliyim.