kendi tecrübelerim içinde bu hale en çok benzeyen dönem, uzun çocukluk yazları... başı ve sonu arasındaki mesafe yeterince uzun olduğu için ilk günden parmak hesabı yapmadan yaşamı akışına bıraktığımız. ve yine o genişlik nedeniyle, belli başlı olaylar dışında (ülkenin öbür ucundaki köye gitmek, akrabaların bazılarının evimize gelmesi, her gün denize girebileceğimiz anneanne kentine kavuşmak) ne yapacağımızı hiç mi hiç bilmediğimiz.
bu özgürlük ve ferahlık duygusuyla öyle erken vedalaşmak zorunda kalıyoruz ki; o varlığından bile şüphe eder hale geldiğimiz imkanlar denizine düşüverince paniğe kapılıyoruz: "nefes alamıyorum". oysa iyice küçülüp kurumaya yüz tutsalar da yüzgeçlerimiz var. hep vardı. varlığını unuttuğumuz başka organlar, hiç yok sandığımız tuhaf uzuvlar, konuşmayanları işitebilmek gibi becerilerimiz de var mı?
belediyenin budadığı ağaçlar...
baharda kalın, kabuklu, dalsız, budaksız, uzun kütüklerin tepesinde beliren minicik filizler...
